30 ağustos zafer bayramı kutlu olsun
Bepanthol tarafından Ağustos 30, 2009 tarihinde yazılmıştır.
30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun. 30 Ağustos 1922′de Dumlupınar’da Atatürk komutanlığında zaferle sonuçlanan Büyük Taarruz’u anmak için kutluyoruz bu bayramı. İşgal altındaki topraklarımız bu sonuçla nefes almaya başladı ve işgalden kurtulacağımıza tamamen inanç geldi. Tam olarak bir dönüm noktasıydı. Bundan sonra düşmanları denize dökmek için bir asker on asker gibi savaştı. Atatürk’ü, şehitleri ve gazileri bu bayramla saygı ile anıyoruz. Onların sayesinde bugünleri gördüğümüzü unutmayalım.

30 Ağustos
Her yıl bugün olur, Otuz Ağustos
İçime bir ordu havası dolar.
Başlar dimdik, gözler çelik, yüzler pos,
Bayrak imil imil, geçer ordular…
Geçer tunç adımlar demir göğüsler,
Geçer Mehmetçikler, geçer subaylar,
Hepsinin alnında zaferden süsler.
Geçer hayalimde bir bir alaylar.
Geçer toplar, geçer atlar, yağız, al,
Geçer dağlar, geçer yollar, şehirler…
Yangınlar üstünde ince bir hilal!..
Yaralılar düşe kalka geçerler.
Çılgın bir istekle bu şan akını
Afyon’dan, İzmir’e kaçlar çağıldar.
Unutmuş at gemi, kılıçlar kını,
Can canı unutmuş zafere kadar.
Ne var bu dünyada sana yakışan,
Alnında bir zafer sabahı kadar;
Sen Mehmetçik, söyle büyük kahraman,
Sana zafer kadar yakışan ne var?
Her yıl bugün olur, Otuz Ağustos,
İçime bir zafer havası dolar.
Başlar dimdik, gözler çelik, yüzler pos,
Bayrak imil imil, geçer ordular…
Ahmet Kutsi TECER
Sabahleyin saat 8:45 motoru ile adaya geldim. Yıldızlar cafe’nin önünden geçiyordum ki bir çay içeyim haydi dedim. Oturdum çay içmek için haydi o zaman bilgisayarımı açayim biraz zaman geçireyim dedim. Ama ne olsa beğenirsin. Dün geceki benim trafik vardır telaşımdan dolayı cep telefonumun ve dizüstü bilgisayarımın kablolarını almayı unutmuşum. Ne yapayim dedim HaberTürk’ün gazetesini almıştım okumaya devam edeyim dedim. Bu şekilde zaman geçirdikten sonra eve gittim. Bir anda kardeşimin bilgisayarını görünce ohh diye rahatladım. Bir an için unutmuşum. Çünkü Büyükada bütün gün yoksa çekilmezdi. Evde oturdum ve babam ile enteresan tartışmalar yaşadım. Yok şu hasta kalıtımsaldır bu değildir. Şu şöyledir bu böyledir. Sonuç olarak kaçtım evden.
Yıldızlar cafe bir aile çay bahçesi fakat benim için bir internet cafe. Bundan daha ileri bir yanı kalmadı. Çünkü hiç ailemle burada çay veya kahve içmeye gitmiyorum. Kahve Dünyası bence tam bir aile çay kahve bahçesi edasında bana göre. Ailem ile en çok oraya gidiyorum. Oranın interneti sorunlu olmassaydı kesinlikle orası da benim için bir aile bahçesinden öte bir yer internet cafe olacaktı. Sanırım bir de burası yanı Yıldızlar Cafe’yi seçmemde buranın büyükada olması. Anadolu yakasında zaten Kahve Dünya’ları var veya Starbucks’lar var. Ada havası en çok böyle daha güzel oluyor bence. Bu aslında şunu gibi birşey de olabilir. Adamızı yabancı markalara satmayalım ve doğal yerli halkı kalkındıralım ki adanın havası değişmesin. Dönercilerimiz hep dönercimiz kalsın. Bursa’dan biri çıkıp iskenderci veya dönerci açmasın. İskender İskenderoğlu’nun yaptığı gibi. Yani Büyükada’nın yerliliği bozulmasın.
Bu konulara epey bir kafayı takmış oldum bir süreliğine. Biraz kendimce örnek çıkarmaya çalışırken aklıma balıkçı ve manav ilişkisi geldi. Hani demiştim ya anılar bir anda uykudan uyanıyor bir ışık sayesinde. Aynı onu hissetim. Büyükada çarşıda bir balıkçı ve manav vardı. Bunlar ne kadar ayrı iş yapsalarda söz üzerinde olan bir anlaşma yaptılar. Yani kağıda dökmediler birşekilde ve şunu yaptılar. Birbirlerine uygun giden ürünleri paylaşma ve ortak satış. Yani şu Balıkçı sattığı gaya balıklarının yanında tatlı erik koydu. Çünkü gaya balığı alan bir kişi evinde balığını erikle yapıyordu. Yani bu balığın yapılış tekniği bu. Tuzlama balık yani lakerda satışı yaparken kırmızı soğan koydu. Balıkçı dükkanında balık ile alakası olmayan gereksiz saçma sapan şeyler satıyordu bunun dışında. Yok amcasının memleketinden peynir çeşitleri ve bal. Fakat bunları satamıyordu. Bu ürünleri de manav satmaya başladı. Bu şekilde hem dükkanlarında ürün çeşitliliği oldu hem de dükkanlarında gereksiz ürünler ile yer kaybında kurtulmuş oldular. Bu iki yer gecen seneye kadar açıktı. Tam 10-15 sene böyle ortaklık içerisinde çalışmışlardı. Herhalde okumuş olduğum yazılardan kendimce doğru bir örnek vermişimdir.
Aşkım sinema okumuş ve sinema yazarı olmuş biri olarak öhöms öhöms:) film seyretmekten çok keyif alıyor olmam kaçınılmaz. Senin de film izlemekten zevk alıyor olduğunu bilmek ve yazılarımı okuyor olman benim için ekstra gaz, canım benim. Dün seninle dvd keyfi yapalım dedik, sen komedi çok seviyorsun diye komik olduğu söylenen bir film aldım (Smart People) ama hayatımda nadiren bu kadar sıkıldığımı hatırlıyorum. Sen izlerken uyudun zaten:)
Aşkım günaydın. Aslında bu yazıyı daha önce yazacaktım fakat Büyükadadaki evde internet yok maalesef. Turkcell’in doğru düzgün kapsama alanına giremediğimiz için şu 3G olayını kullanamıyorum. Anneannemin evine gittiğimde çok güzel kullanabiliyorum tepede oturdukları için ama ilginç tabii ki de. Bizim evin orada sinagog olduğu için sinyal bozucu sistemlerin olduğu söylenir hep böyle şehir efsanesi gibi. 

Ama öldükten sonra soylarının devamı için başka bir eş bulabiliyormuş. Yılda sadece birkere tek yumurta dünyaya getiriyorlarmış. O kadar çok detay varki kuş beyinli lafının ne kadar saçma birşey olduğunu anlıyorsun. Gerçekten çok akıllı hayvanlar. En üzüldüğüm noktaysa kuzgun cinsi kuşun bu bildiğimiz karga gibi bir kuş kara akbaba’nın yuvasındaki yumurtayı yemesiydi. Kara Akbaba o sırada yumurtası için çalı toplamaya gitmişti ve geri döndüğünde ne kadar üzüldüğünü hissediyordun. Çok başarılı bir belgeseldi ve kare kare başka canlıların görüntülerini gösteriyorlardı. Ayrıca arada mevsim değişiyordu. Çok zaman harcanmış ve çok emek sarfedilmiş bir yapımdı. Özellikle kızılcahamam ormanın kar yağarken ki görüntüleri inanılmazdı.
Aşkım uzun zamandır msn testlerini yapmıyordum, bu sabah karşıma çıkar çıkmaz yaptım ve seninle paylaşmak istedim, oldukça da doğru çıktı sonuç, bence sen de yap, 

İki gündür nışantaşındaki evden bir türlü çıkamadım. Geçen haftaki balık yakalayacağım hırsından dolayı her yerim tutulmuş olmasından dolayı bir robokop oldum. Bacaklarım diz eklemlerinden kalçama kadar sabitlenmiş gerilmiş ve tutuktu. Yürümeye çalıştığımda ise çok büyük can acısı çekiyordum. Rüzgarı çok fena yemişim o iskelede. Balıkları da babam yedi çoğunu afiyet olsun. Ben de acısını çektim.

Bugün benim annemin doğum günü.
Aşkım geçen hafta evimizin önünde karşılaştığım bu kedi aynı garfield. Yaklaşık 20 dakika bu kediyi izledim. Aklıma garfield’ın çizgi filminde ve filmindeki hareketleri aklıma geldi. Bu kadar miskin bu kadar tembel bir kedi olamaz. Kıpırdaması için tek sebeb bulunduğu yere güneş gelmeye başlamasıydı. Güneşin geldiğini anladı ısındı kedicik ve yer değiştirdi. Orada bir türlü rahat edemedi. Arkadaki yeşilliklerin oraya geçti. Yeşiliklerin oraya geçmesi epey uzun sürdü. Sanki yavaş çekim hareket ediyormuş gibiydi. Bu kadar uyuşukluk hayatımda görmedim. Biliyorum böyle bir uyku hissi vardır. İnsan mayışın fakat bu kediciğin standardı kesinlikle bu. Yeşiliklerin orada sinekler vardı. İlk başlarda umursamadı sonra yüzünden anlaşılmaya başladığı üzere rahatsız oldu. Böyle kocaman ağzını açtı. Esnedi esnedi esnedi. Yemin ederim ben de esnedim. Hani esnemek bulaşıcıdır ya fakat hayvanlardan insanlara bulaşıcı olacağını hiç tahmin etmiyordum. Sineklerden sıkıldıktan sonra yine çok yavaş kalktı. Etrafına baktı ne yapsam ne etsem diye düşündü. Düşünürken de düşündürttü. Ben de ne yapacak dedim. Yaklaşık iki adım ileri gitti. Ya da gidebildi bilemiyorum. Çok farklı bir şekilde bir öne bir geriye gitti. Sonra bu fotoğraftaki pozu verdi. Ayakta uyuduğu için hiç iki gözü açık bir poz yakalayamadım. 